Ekonomik Kriz Haberlerine Sadeleştirilmiş Bir Katkı: KRİZ 102

Bu yazının 1. bölümü için: KRİZ 101

Giriş

Uzaydan bakıldığında yerkürenin zamansal açıdan homojen olduğu algılanabilir. Fakat toplumsal açıdan Dünya üzerinde aynı anda birden fazla çağın yaşandığı tarihsel bir gerçek. Farklılıklara dokunabilme imkanımızın hiç olmadığı kadar arttığı bir çağda, “öteki”nin “biz”den farklı olmadığı gerçeğini öğrenmemizin vakti de geldi geçiyor. Zamansal ve mekansal açıdan bağımsız olduğumuzu düşündüğümüz tüm dünya nüfusuyla aynı toprağa basıyor olduğumuzu hatırlamak önemli.

Küreselleşmenin sağladığı kültürel yakınlaşmalar gündemlerimizde sıkça yer alıyor. “Mesela internet…” ile başlayan cümlelerde verilen örnekler mesafelerin kısaldığından ve sınırların kalktığından bahsediyor. Bence bu noktada yakınlaşan unsurlara eklemeler yapmak gerek. Etkileşim sürecinde yalnızca insanlar arasındaki mesafeler kalkmıyor. Artık ekonomiler, kültürler, krizler ve doğal felaketler de birbirine hiç olmadığı yakın. Dünya altın piyasası Hindistan’daki düğün mevsiminden etkileniyor, Japonya’yı vuran deprem Türk otomotiv sektörünü etkiliyor, nükleer tesislerde meydana gelen sızıntılar dünyanın nükleer enerjiye bakışını yeni baştan şekillendiriyor. Yakınlaşmanın ve bilgi aktarımının bu denli arttığı yüzyılda, yerel politikaları gezegenin gidişatına göre belirlemek, tavsiye olmaktan çıkıp zorunluluk halini alıyor. Yaşanan her felaket, her kriz hatta her eylem insanlık için birer vaka analizine fırsat veriyor. Gelecek ise doğru analizleri yapan birey, sınıf ve toplumların eylemlerine göre döneceğe&duracağa benziyor.

Okumakta olduğunuz yazının ilk bölümü* bugünün ekonomik yapısına derin etkileri bulunan 2007-2008 ekonomik krizine dair sadeleştirilmiş bir anlatım içeriyordu. Bu bölüm ise küresel ekonomik krizden sonra ortaya çıkan büyük resmi yorumlamaya ve bu resim içinde Türkiye’nin yapısal özellikleri bakımından bulunduğu konuma dair fikirler barındırıyor. Öne sürülen fikirlerin tutarlığını ölçebilmek adına, iki yazının okunup birlikte değerlendirilmesini tavsiye ediyor, yoğun tartışma gündemleri içinde kısaltılmış okuma notları olarak gördüğüm iki bölümün, ekonomiden haz etmeyen zihinlerin güncel okumalarına bir katkı olacağını umuyorum.

“Gelişmiş Ekonomi” Krizi

Mortgage krizi, ikibinyedi krizi, sanal ekonomi krizi… Adını ne koyarsak koyalım, etkileri hala devam etmekte olan son ekonomik krizi öncekilerden ayıran bir başat özellik ortaya çıkıyor: Son ekonomik kriz, bu kez hiyeraşik gelişmişlik piramidine göre işlemiyor. Alışılageldik ekonomik krizlerde; gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan ekonomik bunalımlar krizin habercisi olur, gelişmiş ülkeler bu belirtilerden sonra çeşitli önlemler alırlar, kriz küresel boyutlara ulaşmadan gelişmemiş ülkelere yardım ödenekleri ayırırlar ve hem krizin kendi ekonomilerine ulaşmasını önler, hem de gelişmemiş ekonomileri kendilerine bir kat daha bağımlı hale getirirlerdi. Dillere pelesenk olan “ekonomik kriz kapitalizmin can damarıdır” algısı bu sürece gönderme yapıyor. İşte ikibinsekiz krizini kapitalin can damarı olmaktan çıkartıp atar damara atılan ölümcül bir kesik haline getiren fark da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Salgın, bu kez yapısal olarak piramidin en üstündeki ekonomilerden yayılmaya başladı.

İpotek karşılığı kredilere artan talep, piyasalarda gerçekte mevcut olmayan bir hareketliliğe neden oldu. Spekülatif olarak artırılan konut fiyatları, pazardaki iş potansiyelini içi hava dolu bir balon gibi şişirdi. İş potansiyeli ve geleceğe dönük yatırım planlarından doğrudan etkilenen borsa, tavan rakamlara ulaştı. İşte “sanal ekonomi krizi” derken, tam da bundan bahsediyoruz. Borsa gibi, reel yatırımlardan ziyade yatırım vaatleri ve öngörüleriyle şekillenen bir bulut sisteminin ilk rüzgarda dağılmasından bahsediyoruz. Sistemin nesnesi, büyümenin aracı borsa olunca, yaşanan krizden en çok etkilenenlerin de geniş borsa hacmine sahip ekonomiler olacağını öngörmek –en azından bugünden bakıldığında- zor değil. Hisse senetlerini, kredileri, borsa işlem hacimlerini vuran bir ekonomik kriz, ilgili kalemlerin en geliştiği ülkelerden başlayarak yayılmaya başladı. Daha fazla gelir elde edenler daha fazla yatırım yapmak istediler, daha fazla borcun altına girdiler ve bu durum gelişmiş ülke ekonomilerinin gelişmekte olanlara oranla daha fazla borçlanmalarına neden oldu. Piyasa fiyatları düşüp borçlar ödenemediğinde –ya da yapılan yatırımın karlı olmadığı fark edildiğinde- ise, gelişmiş ülkeler gelişmekte olanlara oranla daha fazla borcun altında kalmış oldular –ya da zarara daha fazla yatırım yaptıklarından daha fazla zarar ettiler-.

Ekonomisinde yoğun üretim gücü barındıran Fransa, Almanya ve İngiltere gibi gelişmiş ülkeler de, diğerlerine nazaran bünyelerindeki “reel” iş hacminin gücüyle krizin yol açacağı ölümcül darbeyi ilk an için savabildiler. Fakat krizin bir gelişmiş ekonomi krizi olmasının bir diğer yönü, gelişmiş sanayi ülkelerini tehdit etmeye devam ediyor: Bu ülkeler aynı zamanda Euro bölgesindeki en önemli borç verenler olduklarından, krizin iflasa sürüklediği ekonomilerin olası iflaslarından birinci derecede etkilenecekler. Bu yönüyle borçlu ülkelere dair hazırlanan kurtarma planları ve yardım paketleri, Avrupa ve Dünya ekonomisinin geleceğine yön verecek nitelikte tasarı ve kararlar olması nedeniyle büyük önem taşıyorlar.

Büyük Krizin Daha Büyük Resmi

Yukarıda bahsi geçen geleneksel kriz belirtileri, hiyeraşinin tersine dönmesiyle görünmez hale geldiler. Bu nedenle gelişmiş ülkeler, kendi sistemlerine duydukları güvenin de etkisiyle gelişmekte olan ekonomilerde bir belirti görmediklerinden herhangi bir ekonomik kriz ihtimalini akıllarına getirmediler. Avıyla birlikte ağaca çıkmış bir çita gibi, tek tehlikenin yerdeki sırtlandan geleceği düşüncesiyle, gözlerini yerden ayırmadılar. Fakat kriz, bir Amerikan kartalı gibi yukarıdan olağanca şiddetiyle indi ve avı kaptığı gibi göklere çıkardı, yerdekiler bakakaldılar.

Sürecin devamında, krizin nitelik olarak “sanal ekonomi krizi” olmasının iki temel sonucu ortaya çıktı: Birincisi; borsa gibi sanal finansal enstrümanları gelişmiş ülkeler krizden ağır yara aldılar. İkincisi; sanal ekonominin zarara uğradığı bu dönemde üretime dayalı “reel” ekonomiler krizden yara almadan kurtuldular. İki kabile düşünün ki, biri yerleşik hayata geçmiş, diğeri göçebe olsun. Meydana gelen sel felaketinde, elbetteki iki kabilenin zararı farklı olacaktı, öyle de oldu. Yerleşik hayata geçenin evleri yıkıldı, tarlaları, ekinleri sular altında kaldı; göçebenin ise zaten yıkılacak evi, ziyan olacak mahsülü olmadığından çadırını topladı ve yeniden yola koyuldu. Gelişmekte olan ülkelerin krizden görece zararsız çıkmalarını, örneğini verdiğim iki kabilenin durumuna benzetiyorum. İkibinyedi yılında başlayan kriz bir gelişmiş ekonomi kriziydi ve ekonomisi gelişmekte olan ülkeler yukarılarda esen bu rüzgardan minimum düzeyde etkilendiler.

Teğet Geçme Bahsi

Gelişmekte olan ülkeler statüsünde değerlendirebileceğimiz Türkiye’de de kriz haberleri gündemde sıkça yer aldı. “Kriz teğet geçecek” yorumu fazla iyimser bulundu. Lakin bu yorum bir müneccimlik belirtisinden ziyade, gerçekçi bir okuma içeriyordu. 2008 yılında uzmanların bir uyarıda bulunduğunu hayal edelim. Farz edelim, “yüz metre yukarıdan sert bir rüzgar esecek, ağaçlarınız kırılabilir” demiş olsunlar. Bu durumda kendi ağacımızın akibetine yönelik ilk yorumumuz, elbetteki ağacımızın boyuna göre olmalı. İşte Türkiye süreçte bunu yaptı. Kendi ağacının boyunun yüz metreye ulaşmadığını bildiğinden, rüzgar hakkında paniğe kapılmak yerine, büyük ağaçların devrilmesinden kaynaklanacak olası zararlara karşı önlemler aldı. Dış borçlanmasını azalttı, para birimini korudu ve tasarruf tedbirlerine yöneldi. Benzer politikaları uygulayan hemen her gelişmekte olan ülkede olduğu gibi, kriz Türkiye ekonomisinden de teğet geçti.** Bu öngörülebilir sonucu olağanüstü başarılı bir tahmin haline getirenin, siyasi muhalefetin stratejik okuma başarısızlığı olduğunu düşünüyorum.

Yunanistan Parantezi

Yunanistan’ın çöküş sürecine gelinceye kadar onlarca farklı dinamikten söz etmek mümkün. Fakat yazının bu bölümü sürecin detaylı bir analizini yapmaktan ziyade, gelişmekte olan bir ekonomi karakterine sahip Yunanistan’ın neden gelişmiş ülkeler üzerinden ilerleyen bir ekonomik krizde ana aktörlerden biri haline geldiğine dair bir yorum içeriyor.

Reel ekonomi üzerine bina edilmiş gelişmekte olan ülkelerin, krizden yıkıcı ölçüde etkilenmediklerini söylemek Yunanistan hakkında ayrı bir paragraf açma ihtiyacı doğuruyor. Ekonomik olarak gelişmekte olan ülkeler listesine dahil edebileceğimiz Yunanistan’ı yıkıcı dalganın içine sürükleyenin, ülkenin para birimini değiştirerek Euro’ya geçmesi ve bu geçiş sürecinden sonra sosyal hayatın da “Eurolaşma”sı olduğunu söylemek mümkün. Sosyal hayatın Eurolaşması derken, Yunanistan toplumunun Euro gücünü kullanarak ürettiğinin çok üstünde bir hayat standardı yaşamasından bahsediyorum. Çalışan ücretlerinin artması ve refah seviyesinin ülke büyüme oranından daha hızlı yükselmesi halkın algısında “gelişmişlik” hissi uyandırsa da, gelinen noktada ülkenin üretim maliyetini önemli ölçüde arttırdı ve dış ekonomilere karşı rekabet gücünü azalttı. Dönemsel olarak her ekonominin başına gelebilecek kötü gidişatın, Yunanistan için sonun başlangıcı olmasını ise doğrudan Euro ile bağdaştırmak mümkün.

Gelişmekte olan ülkelerin borçlanma ve maliyet problemlerini çözmek için kullandıkları en güçlü araç; para basma politikasıdır. Katı bir ücret indirimine gidilmeden, işçi çıkartmalara başvurmadan, enflasyonun yükselmesi karşılığında ülkeler para basma yetkilerini kullanarak girilen dar boğazdan çıkmaya çalışırlar. Bu düzen içinde Yunanistan’ın para birimini Euro’ya çevirmesi, akıntıya karşı kullanabileceği tek salını da batırması ile eşdeğerdi. Para basma yetkisini kaybetmiş Yunanistan artan iç borçlanmasını sürekli olarak dış borçlanma ile kapatmaya çalıştı ve borçları ödeme zamanı gelip alacaklılar kapıya dayandığında, kapıda hali hazırda sırada bekleyen sayısız alacaklı ile karşılaştılar. Dahası, kapının ardında içi borç senetleri ile dolu bir kasadan başka bir şey yoktu.

Küresel Bir Oyuncu Olarak Türkiye’ye ve Kriz Sonrasına Dair

Türkiye için “küresel bir oyuncu” sıfatı, ülke içinde yoğun milliyetçi söylemler ile örülmüş durumda. Fakat bütün bu ağ ve bağlardan soyutlayarak düşündüğümüzde, demografik ve jeopolitik olarak Türkiye’nin vizyonuna “küresel bir oyuncu olmak” ideailini eklemesinde bir gerçek dışılık görmüyorum. Bununla birlikte genişlemenin iç refah ile paralel artması, seçilecek tüm iktidarlar için en önemli meşruiyet koşulu olarak öne çıkıyor. Türkiye; Dünya’ya barış ve adalet yayma misyonunu üstlenmeden önce kendi topraklarının da yerküre üzerinde olduğunu hatırlamalı ve evrensel ahlakı kendi vicdanından başlayarak yaymalı.

Devletler, Dünya üzerinde yaşanan felaketlerden farklı şekillerde istifade edebilirler. Yaşananları kendi seçmenlerine gösterip kendi hatalarının kapatabilirler ya da eksik ve yanlışlardan ders alıp geleceğe dair uzun vadeli önlemler alabilirler. Hayatın her alanında olduğu gibi, Türkiye yaşanan küresel kriz sonrasında ekonomi alanında da böyle bir ikilem arasında bulunuyor. Dünya ekonomisinin haline acıyıp kendimizle gurur duymak mı? Yaşanan krizin uzun vadeli etkilerini düşünüp toplumsal refahı kalıcılaştırıcı politikalar tasarlamak mı? Politik dil, kendi devamlılığını sürdürebilmek adına kendisinden kaynaklanmayan olumsuzlukları hatalarının üzerine örtmeye meyilli. Öyleyse bu meylin üzerinde sağ duyulu ve yapıcı bir güç oluşturmak, sivil toplumun elinde. Yaşanan ekonomik kriz, yirmibirinci yüzyılda haberleşmenin hızını arttırdığı kadar, krizlerin ve felaketlerin de hızını arttırdığını ortaya koydu. Ayakta kalabilmek için, ekonomik ve sosyal yönden sağlam temeller üzerine bina edilmiş bir toplumsal bütünlük gerekiyor.

Faust İkilemi Üzerinden Bireysel Sorumluluklar ve Sonuç

Goethe Faust isimli eserinde, Faust isimli bir insanın şeytanla karşılaşmasını ve yaşadığı ikilemleri anlatıyor. Harvard İşletme Okulu profesörleri de toplumsal arada kalmışlıklarımızı “Faust İkilemi”*** ile ifade ediyorlar. Buna göre her gün eylemlerimizde idealizm ile pragmatizm arasında bir arada kalmışlık yaşıyoruz. Elimizde buruşturduğumuz kağıdı yere atıp atmamakla ilgili yaptığımız tercih gibi. Bir gün atmıyor ve Dünya’yı kurtarıyor, diğer gün çöp aramaya üşeniyor ve sessizce elimizden bırakıyoruz. Ahlaki standartlarımız yok, bir çok alanda olduğu gibi, ekonomik sahada da etiği içselleştirebilmiş değiliz.

Türkiye içinde bulunduğumuz süreçte krizden dersler çıkarmayı başarmış görünüyor fakat bütüncül bir ekonomik güçlenme için kamu politikalarından daha çok bireysel bilinçlenme önem taşıyor. El birliğiyle ekonomiyi büyütmenin, Dünya’ya hükmetmenin nihai hedef olup olmadığını açıkça tartışmak gerekiyor. Uğruna feda olduğumuz değerler, yoluna heba olduğumuz hedeflere dönüşüyor. Gelişim sürecinde bürüneceğimiz yeni halin daha insani bir biçim kazanması için bu dönüşüme dur diyebilmek önemli ve dur diyebilmek bir tercih yapmayı gerektiriyor. İkilemden çıkmayı, çoğulculuğa ulaşmayı ve aynı bünyede barındırdığımız çoğullar ile bir olmayı…

Önümüzdeki hafta, Türkiye üzerinden bireysel sorumluluklar konusunu genişleterek devam etmeye çalışacağım.

*Ekonomik Kriz Haberlerine Sadeleştirilmiş Bir Katkı: KRİZ 101 (11.03.2012)
**Ülke ekonomilerinin krizden etkilenme derecesini, toplumdaki bireylerin günlük ekonomik sıkıntıları düzeyinde düşünmemek gerekiyor. “Ülke ekonomisi” makro bir yapıya gönderme yaptığından ölçüm kriterlerini de makro düşünmek faydalı olabilir. Gelir dağılımındaki dengesizlik, insanların bireysel refah seviyeleri gibi oldukça önemli olduğunu düşündüğüm konular bir başka yazının tartışma konusu olabilir.
***Faust İkilemi hakkında alternatif bir okuma için; ASHKENAS, Ron. (2011) “Sustainability’s Faustian Dilemma”
(!) Bu yazı ilk kez, ebedi dostum, edebi üstadım ve fikri muhalifim Cesur Sunar ile birlikte ürettiğimiz ikifikir isimli blogda yayınlandı. Hayatın farklı alanlarına dair denemelerimize ikifikir.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz.

İşletme Yönetimi

Leave a Reply